-
Vitrin konusu
- #1
Değerli Milletvekilleri, Aziz Dava Arkadaşlarım, Muhterem Hanımefendiler, Beyefendiler, Basınımızın Kıymetli Temsilcileri;
Sözlerimin hemen başında hepinizi en derin kardeşlik duygularımla, hürmetle, muhabbetle ve hasretle selamlıyorum. Cenab-ı Allah’tan hayırlarla, bereketle, sıhhatle, metanetle ve huzurla dolu bir hafta geçirmenizi niyaz ediyorum. Bugünkü toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından takip eden aziz vatandaşlarımıza; gönül ve kültür coğrafyalarımızda onurlu bir hayatın mücadelesini veren bütün kardeşlerimize en iyi dileklerimi iletiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi Grup Toplantımız vesilesiyle bir kez daha siz kıymetli dava arkadaşlarımla aynı çatı altında bulunmaktan bahtiyar olduğumu ifade ediyorum.
Muhterem Dava Arkadaşlarım, dünya sıkıntılı bir imtihandan geçmektedir. Küresel sistemin sütunlarında çatlaklar belirginleşmekte, jeopolitik zemin kaymakta, ekonomik gerilimler siyasal fay hatlarını daha da sertleştirmekte; devletler irade, milletler metanet, toplumlar ise sabır testine zorlanmaktadır. Haritalar yerinde dursa bile anlamlar yer değiştirmektedir. Sınırlar sabit görünse bile tehditlerin mahiyeti değişmektedir. İşte böylesi zamanlarda millet olmanın manası daha da derinleşir. Birbirimize daha sıkı sarılmak tarihî bir zaruret hâlini alır. Ayrılığı büyüten her dil, gevşekliği çoğaltan her tavır, hafızayı aşındıran her müdahale, geleceğe kurulmuş bir tuzak olarak karşımıza çıkar.
Bu mübarek topraklarda hayat, daima müşterek kader içinde yoğrulmuştur. Türküler birlikte söylenmiş, ağıtlar birlikte yakılmış, zaferler birlikte kutlanmış, yenilgiler birlikte göğüslenmiştir. Millet dediğimiz hakikat; bazen bir marşta, bazen bir mezar taşında, bazen de sofradaki aşta göstermiştir derinliğini. “Kökü mazide olan âtiyim” sözü, bu milletin tarih ile istikbal arasındaki büyük yürüyüşünü anlatmaya kâfidir. Çünkü Türk milleti, mazisini geleceğe yön veren bir kudret kaynağına dönüştüren büyük bir tarih öznesidir.
Değerli Dava Arkadaşlarım, önümüzdeki günlerde idrak edeceğimiz 3 Mayıs Milliyetçiler Günü; Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, mücadele hafızasında müstesna bir merhale, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir. Türk milletine mensubiyet duygusunun ne kadar derin, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs’ın çilesinde, iradesinde ve mertliğinde açıkça görülmüştür. O gün ayağa kalkanlar yalnız bir itiraz yükseltmediler; aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin hangi ruha, hangi ahlâka, hangi sadakate dayandığını da tarihe kazıdılar.
Millet; aynı göğe bakan, aynı toprağa emek veren, aynı bayrak altında vakar bulan büyük bir kader ortaklığıdır. 1944 yılının buhranlı ve karanlık ikliminde, komünizm tehlikesinin kapımıza dayandığını gösterip devrin başbakanını açıkça uyaran mektuplarla başlayan süreç, 3 Mayıs’ta mahkeme salonlarına taşınmıştır. Türk milliyetçiliğini yargılamaya cüret edenlere karşı mahkeme salonlarına sığmayan, Sovyet emperyalizmi karşısında boyun eğmeyen bir irade milletimizin sinesinde yer bulmuştur. Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız ve nice Türk milliyetçisinin vatan sevdası yargılanmıştır.
Türk milliyetçileri; “tabutluk” adı verilen dar ve bunaltıcı hücrelerde açlıkla, susuzlukla, işkenceyle hizaya çekilmek istenmiştir. Fakat biliyoruz ki o tabutluklarda tahakküm vardı, teslimiyet yoktu; tehdit vardı, tereddüt yoktu; bedel vardı, dönüş yoktu; baş vermek vardı, baş eğmek yoktu! İşte bu haykırış, Türk milliyetçilerinin çileyle yoğrulmuş karakteridir. Çünkü Türk milliyetçiliği; geçici heveslerin değil, ülküye adanmışların davasıdır. Asırları inşa etmeye namzet olanların mirasıdır.
Milliyetçi Hareket Partisi, Türk milliyetçiliğinin siyasetteki yegâne kalesidir. Mayası bozulmamışların, tuzu kokmamışların, çizgisi eğrilmemişlerin son sığınağıdır. Milliyetçi Hareket Partisi ayaktaysa Türk milletinin geçmişi çiğnenemeyecek, bayrağı indirilemeyecek, ezanı susturulamayacaktır. Bu dava hatırlayanların değil, taşıyanların davasıdır. Yükü omuzlayanlarla devam eder. Bayrağı yere düşürmeyen, ocağına sırt çevirmeyen her dava arkadaşımızın yeri bellidir. Gökte güneş kararmadıkça, ay yere düşmedikçe Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk milletine adanmış çizgisi değişmeyecektir.
Değerli Dava Arkadaşlarım, 3 Mayıs’ta Ankara sokaklarından taşan o irade, bugün Kerkük denildiğinde yüreklerde yeniden zuhur etmektedir. Bizim milliyetçiliğimiz yalnız Anadolu coğrafyasına sıkıştırılamaz. Nerede bir Türk yaşıyorsa orası bizim gönül haritamızın parçasıdır. Kerkük, ecdadımızın hüzünle yoğrulmuş emanetidir. Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz, çektikleri ıstırabı kalbimizde hissediyoruz. Kerkük’teki yangının ateşini Ankara’dan görüyoruz.
Irak Türkmen Cephesi Başkanı Muhammed Seman Ağa’nın vali seçilmesi ve göreve başlaması, tarihî acılara bir nebze merhem olmuştur. Bu gelişme, Kerkük’te Türkmen varlığının silinemeyeceğini yeniden ilan etmiştir. Biz yıllar evvel ne söylediysek bugün de aynı yerdeyiz: “En az beş bin Ülkücü gönüllü başta Kerkük olmak üzere, Türkmenlerin varlık mücadelesine katılmak üzere hazır beklemektedir.” Bu sözler namus yeminiydi. Bugün o duaların kabul oluşuna şahitlik ediyoruz. Kerkük bir daha pazarlık masalarına konu olmayacaktır. Devran dönmüştür; asır Türk asrıdır, Türkiye asrıdır!
Değerli Arkadaşlarım, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Avrupa kıtasının “Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiği” yönündeki sözleri sıradan bir cümle değildir. Bu ifade, zihnin derinliğinde duran kibrin ve çifte standardın dışavurumudur. Avrupa Birliği, Türkiye’yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride; değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır. Bu tutum siyasal ahlâk bakımından sakattır. Mesele Ankara’nın istikameti değil, Brüksel’in ikiyüzlü siyasetidir.
Biz, kökleri Asya’nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan büyük bir medeniyetin devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’yiz. Türkiye, gel denildiğinde gelen, git denildiğinde giden bir unsur değildir. Bizim sükûnetimiz zaaf, sabrımız geri çekilme değildir. Bu sessizlik; birikmiş hafızanın, hesaplanmış zamanlamanın, kontrollü gücün sessizliğidir. Avrupa Türkiye’siz yapamaz; güvenlikte, enerjide, göç yönetiminde yapamaz. Fakat Türkiye, Avrupa’nın tasniflerine mahkûm bir ülke değildir.
Son olarak ifade ediyorum ki; Türkiye Cumhuriyeti başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayacaktır. Bize yer göstermeye kalkışanlara yerini hatırlatacak kudretimiz, sınır çizmeye yeltenenlere ufuk gösterecek hafızamız vardır. Bu vesileyle Başbuğumuz Alparslan Türkeş’i ve tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Türk olmayı şeref, Müslüman olmayı şükür bilen bütün soydaşlarımıza selamlarımı gönderiyorum. Birliğimiz, dirliğimiz, düzenimiz daim olsun.
Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.
Sözlerimin hemen başında hepinizi en derin kardeşlik duygularımla, hürmetle, muhabbetle ve hasretle selamlıyorum. Cenab-ı Allah’tan hayırlarla, bereketle, sıhhatle, metanetle ve huzurla dolu bir hafta geçirmenizi niyaz ediyorum. Bugünkü toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından takip eden aziz vatandaşlarımıza; gönül ve kültür coğrafyalarımızda onurlu bir hayatın mücadelesini veren bütün kardeşlerimize en iyi dileklerimi iletiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi Grup Toplantımız vesilesiyle bir kez daha siz kıymetli dava arkadaşlarımla aynı çatı altında bulunmaktan bahtiyar olduğumu ifade ediyorum.
Muhterem Dava Arkadaşlarım, dünya sıkıntılı bir imtihandan geçmektedir. Küresel sistemin sütunlarında çatlaklar belirginleşmekte, jeopolitik zemin kaymakta, ekonomik gerilimler siyasal fay hatlarını daha da sertleştirmekte; devletler irade, milletler metanet, toplumlar ise sabır testine zorlanmaktadır. Haritalar yerinde dursa bile anlamlar yer değiştirmektedir. Sınırlar sabit görünse bile tehditlerin mahiyeti değişmektedir. İşte böylesi zamanlarda millet olmanın manası daha da derinleşir. Birbirimize daha sıkı sarılmak tarihî bir zaruret hâlini alır. Ayrılığı büyüten her dil, gevşekliği çoğaltan her tavır, hafızayı aşındıran her müdahale, geleceğe kurulmuş bir tuzak olarak karşımıza çıkar.
Bu mübarek topraklarda hayat, daima müşterek kader içinde yoğrulmuştur. Türküler birlikte söylenmiş, ağıtlar birlikte yakılmış, zaferler birlikte kutlanmış, yenilgiler birlikte göğüslenmiştir. Millet dediğimiz hakikat; bazen bir marşta, bazen bir mezar taşında, bazen de sofradaki aşta göstermiştir derinliğini. “Kökü mazide olan âtiyim” sözü, bu milletin tarih ile istikbal arasındaki büyük yürüyüşünü anlatmaya kâfidir. Çünkü Türk milleti, mazisini geleceğe yön veren bir kudret kaynağına dönüştüren büyük bir tarih öznesidir.
Değerli Dava Arkadaşlarım, önümüzdeki günlerde idrak edeceğimiz 3 Mayıs Milliyetçiler Günü; Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, mücadele hafızasında müstesna bir merhale, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir. Türk milletine mensubiyet duygusunun ne kadar derin, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs’ın çilesinde, iradesinde ve mertliğinde açıkça görülmüştür. O gün ayağa kalkanlar yalnız bir itiraz yükseltmediler; aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin hangi ruha, hangi ahlâka, hangi sadakate dayandığını da tarihe kazıdılar.
Millet; aynı göğe bakan, aynı toprağa emek veren, aynı bayrak altında vakar bulan büyük bir kader ortaklığıdır. 1944 yılının buhranlı ve karanlık ikliminde, komünizm tehlikesinin kapımıza dayandığını gösterip devrin başbakanını açıkça uyaran mektuplarla başlayan süreç, 3 Mayıs’ta mahkeme salonlarına taşınmıştır. Türk milliyetçiliğini yargılamaya cüret edenlere karşı mahkeme salonlarına sığmayan, Sovyet emperyalizmi karşısında boyun eğmeyen bir irade milletimizin sinesinde yer bulmuştur. Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız ve nice Türk milliyetçisinin vatan sevdası yargılanmıştır.
Türk milliyetçileri; “tabutluk” adı verilen dar ve bunaltıcı hücrelerde açlıkla, susuzlukla, işkenceyle hizaya çekilmek istenmiştir. Fakat biliyoruz ki o tabutluklarda tahakküm vardı, teslimiyet yoktu; tehdit vardı, tereddüt yoktu; bedel vardı, dönüş yoktu; baş vermek vardı, baş eğmek yoktu! İşte bu haykırış, Türk milliyetçilerinin çileyle yoğrulmuş karakteridir. Çünkü Türk milliyetçiliği; geçici heveslerin değil, ülküye adanmışların davasıdır. Asırları inşa etmeye namzet olanların mirasıdır.
Milliyetçi Hareket Partisi, Türk milliyetçiliğinin siyasetteki yegâne kalesidir. Mayası bozulmamışların, tuzu kokmamışların, çizgisi eğrilmemişlerin son sığınağıdır. Milliyetçi Hareket Partisi ayaktaysa Türk milletinin geçmişi çiğnenemeyecek, bayrağı indirilemeyecek, ezanı susturulamayacaktır. Bu dava hatırlayanların değil, taşıyanların davasıdır. Yükü omuzlayanlarla devam eder. Bayrağı yere düşürmeyen, ocağına sırt çevirmeyen her dava arkadaşımızın yeri bellidir. Gökte güneş kararmadıkça, ay yere düşmedikçe Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk milletine adanmış çizgisi değişmeyecektir.
Değerli Dava Arkadaşlarım, 3 Mayıs’ta Ankara sokaklarından taşan o irade, bugün Kerkük denildiğinde yüreklerde yeniden zuhur etmektedir. Bizim milliyetçiliğimiz yalnız Anadolu coğrafyasına sıkıştırılamaz. Nerede bir Türk yaşıyorsa orası bizim gönül haritamızın parçasıdır. Kerkük, ecdadımızın hüzünle yoğrulmuş emanetidir. Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz, çektikleri ıstırabı kalbimizde hissediyoruz. Kerkük’teki yangının ateşini Ankara’dan görüyoruz.
Irak Türkmen Cephesi Başkanı Muhammed Seman Ağa’nın vali seçilmesi ve göreve başlaması, tarihî acılara bir nebze merhem olmuştur. Bu gelişme, Kerkük’te Türkmen varlığının silinemeyeceğini yeniden ilan etmiştir. Biz yıllar evvel ne söylediysek bugün de aynı yerdeyiz: “En az beş bin Ülkücü gönüllü başta Kerkük olmak üzere, Türkmenlerin varlık mücadelesine katılmak üzere hazır beklemektedir.” Bu sözler namus yeminiydi. Bugün o duaların kabul oluşuna şahitlik ediyoruz. Kerkük bir daha pazarlık masalarına konu olmayacaktır. Devran dönmüştür; asır Türk asrıdır, Türkiye asrıdır!
Değerli Arkadaşlarım, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Avrupa kıtasının “Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiği” yönündeki sözleri sıradan bir cümle değildir. Bu ifade, zihnin derinliğinde duran kibrin ve çifte standardın dışavurumudur. Avrupa Birliği, Türkiye’yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride; değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır. Bu tutum siyasal ahlâk bakımından sakattır. Mesele Ankara’nın istikameti değil, Brüksel’in ikiyüzlü siyasetidir.
Biz, kökleri Asya’nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan büyük bir medeniyetin devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’yiz. Türkiye, gel denildiğinde gelen, git denildiğinde giden bir unsur değildir. Bizim sükûnetimiz zaaf, sabrımız geri çekilme değildir. Bu sessizlik; birikmiş hafızanın, hesaplanmış zamanlamanın, kontrollü gücün sessizliğidir. Avrupa Türkiye’siz yapamaz; güvenlikte, enerjide, göç yönetiminde yapamaz. Fakat Türkiye, Avrupa’nın tasniflerine mahkûm bir ülke değildir.
Son olarak ifade ediyorum ki; Türkiye Cumhuriyeti başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayacaktır. Bize yer göstermeye kalkışanlara yerini hatırlatacak kudretimiz, sınır çizmeye yeltenenlere ufuk gösterecek hafızamız vardır. Bu vesileyle Başbuğumuz Alparslan Türkeş’i ve tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Türk olmayı şeref, Müslüman olmayı şükür bilen bütün soydaşlarımıza selamlarımı gönderiyorum. Birliğimiz, dirliğimiz, düzenimiz daim olsun.
Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.
